PIR sensörler, yaygın inanışın aksine bir alanı kamera gibi izleyen veya hareketi fiziksel olarak “gören” sistemler değildir. Bu sensörler, algılama alanı içerisindeki ısı değişimini tespit ederek çalışır. İnsan vücudu, bulunduğu ortama kıyasla sürekli olarak kızılötesi enerji yaydığı için sensör bu farkı algılar ve hareket varmış gibi yorumlar. Ancak bu algılama, sensör ile hedef arasındaki ortamın tamamen açık olmasına bağlıdır. Cam yüzeyler bu noktada kritik bir engel oluşturur.
Cam, görsel olarak şeffaf olmasına rağmen kızılötesi ışınım açısından geçirgen değildir. İnsan vücudundan yayılan ısı enerjisi cam yüzeye çarptığında büyük ölçüde geri yansır ya da cam tarafından tutulur. Bu durum, PIR sensörün camın arkasındaki hareketi “görememesine” neden olur. Yani pencere arkasında yürüyen bir kişi, vitrin önünde duran biri ya da cam bölmenin diğer tarafındaki hareket, sensör açısından çoğu zaman yok hükmündedir. Bu nedenle PIR sensörlerin cam arkasından algılama yapması teknik olarak güvenilir değildir ve bu yönde bir beklenti, ciddi güvenlik açıklarına yol açabilir.

PIR sensörlerin çalışma prensibi, ortam sıcaklığı ile hareket eden canlıların yaydığı ısı arasındaki farkın analiz edilmesine dayanır. Sensörün içerisinde bulunan özel piroelektrik elemanlar, algılama alanındaki ani ısı değişimlerini tespit eder. Bu sistemin sağlıklı çalışabilmesi için sensörün, algıladığı alanla doğrudan “termal temas” kurabilmesi gerekir. Araya giren her fiziksel bariyer, bu termal akışı bozar ve algılama hassasiyetini düşürür.
Cam yüzeyler bu noktada en problemli bariyerlerden biridir. Cam yalnızca ısıyı engellemekle kalmaz, aynı zamanda çevresel faktörlerden etkilenerek kendi üzerinde sıcaklık değişimleri oluşturur. Güneş ışığı alan camlar ısınabilir, gece soğuyabilir veya iç mekân ısıtmasıyla farklı sıcaklıklara ulaşabilir. Bu dalgalanmalar, PIR sensör açısından anlamlı bir hareket bilgisi üretmez. Aksine sensörün kararsız çalışmasına, algılama yapamamasına ya da bazı durumlarda yanlış tetiklemelere yol açabilir. Bu nedenle PIR teknolojisi ile cam yüzeylerin fiziksel özellikleri birbiriyle uyumlu değildir.
Cam ağırlıklı alanlarda güvenliğin sağlanabilmesi için algılama teknolojisinin, camın fiziksel yapısına uygun şekilde seçilmesi gerekir. Bu tür alanlarda en güvenilir çözümlerden biri manyetik kontak sistemleridir. Kapı ve pencere kanatlarına uygulanan bu sistemler, camın arkasındaki hareketle değil, doğrudan açılma ve kapanma eylemiyle ilgilenir. Bu sayede camın geçirgenliği ya da ısı özellikleri tamamen devre dışı bırakılmış olur ve algılama doğrudan fiziksel hareket üzerinden yapılır.
Bir diğer etkili çözüm ise cam kırılma dedektörleridir. Bu dedektörler, cam kırıldığında oluşan özel ses frekanslarını ve titreşimleri analiz ederek çalışır. Özellikle vitrinler, mağaza cepheleri, balkon kapıları ve geniş cam yüzeyler için bu yöntem oldukça etkilidir. Cam kırılma dedektörleri, henüz içeri giriş gerçekleşmeden alarm üretir ve erken müdahale imkânı sağlar. Daha ileri güvenlik ihtiyaçlarında ise kamera destekli sistemler ve sensör kombinasyonları kullanılarak cam alanlar hem fiziksel hem de görsel olarak kontrol altına alınabilir.
PIR sensörlerden maksimum verim alınabilmesi, yalnızca doğru sensörün seçilmesine değil, aynı zamanda doğru kurulum planlamasına da bağlıdır. Sensörler asla doğrudan cam yüzeylere bakacak şekilde yerleştirilmemelidir. Cam karşısına monte edilen sensörler hem algılama yapamaz hem de güneş ışığı, sıcaklık farkları ve yansımalardan olumsuz etkilenerek sistemin kararsız çalışmasına neden olabilir.
Kurulum sırasında sensörlerin, insanların doğal hareket güzergâhlarını çapraz açıyla görecek şekilde konumlandırılması gerekir. Giriş kapıları, koridor geçişleri ve odalar arası bağlantı noktaları bu açıdan ideal alanlardır. Ayrıca sensörlerin klima üfleme yönlerine, radyatörlere, ısıtıcı cihazlara veya yoğun hava akımının olduğu bölgelere bakmamasına dikkat edilmelidir. Cam bölmeli alanlarda ise PIR sensörler yalnızca camdan bağımsız kapalı hacimleri kontrol edecek şekilde planlanmalı, cam güvenliği mutlaka farklı algılama çözümleriyle desteklenmelidir. Bu yaklaşım, hem yanlış alarm riskini azaltır hem de gerçek tehditlerin gözden kaçmasını engeller.